Son Yazıları : | Bir Bono vardı; çek -senet oldu! | Büyükada’da bir at öldü | Bir “Issız ada” denemesi |
Sıradan bir bayram yazısı (''Ekip'' üzerine aforizmalar)
Geçenlerde Latin müziği çalan bir orkestrayı izledim. Herkes müziğin ritmine uymuş dans ederken, benim ilgimi çeken orkestra elemanlarıydı. Üflemeli çalgıları çalan iki genç müzisyen ortalarındaki ustalarını yan gözle dikkatle takip ediyor, onun mimiklerle verdiği talimatlara uyuyorlardı ve kan ter içinde kalmışlardı. Orkestra elemanları ne kadar deneyimli olurlarsa olsunlar, önlerinde notalardan gözlerini ayırmadılar. Solistin seyirciye laf attığı zamanları bile soluklanma olarak değil, kendi aralarındaki frekansın bozulmamasını sağlayacak bir “an” olarak değerlendirdiler.
Ekip olmak kan ter içinde kalmak ama bildiğini okumamaktır. Önündeki bilgi yerine yenisi gelene kadar doğru bilgidir. “İhtiyarlara Yer Yok” deme, bir bildikleri vardır. Ama yeniliklere gençler daha yatkındır. Ekibindeki gençleri kolla. Onların heyecanı hiç bitmez. Ekibe hayat veren kan onların alın teridir.
***
Bahar ortalarında hayli usta olan balıkçı arkadaşlarıma takıldım. Daha gün ışımadan tekne Dragos’tan yol aldı. Teknede benim dışında herkesin bir işi vardı. Biri kullanılmış oltaları temizlerken diğeri, kraça ve istavritler için çaparileri hazırladı. Biri artık son lüferler için yemli olta yaptı. Hepsini aynı anda iskele ve sancaktan denize bıraktılar. Sonra kendiliğinden bir ortak sorumluluk oluştu. Kendi oltaları kadar diğerleriyle de canla başla ilgilendiler. Böylece tahminlerinden daha çok balık avladılar. Tekne mutfağındaki arkadaşım ise fırını hazırlardı, rokaları yıkadı, rakılara buz koydu… Tek asalak bendim, bulaşıkları yıkamak bana düştü.
Ekip olmak işe başlamadan görevler üstlenmektir. Bir işin parçası olduğunu bilmek hayatın aşısı gibidir.
Her ekipte asalak çıkar. Asalakların da bir işi olmalı. Yoksa ekip çarkına mikrop girer, temizleyemesin. Dünyanın en iyi ekiplerini içlerindeki asalaklar yok etmiştir.
***
İstanbul Kozyatağı’nda yükselen bir sitenin şantiye şefi yakın akrabamdı. Bu kış sık sık ziyaretine gittim. İşçi şefleri ve mühendislerin sabahın köründe bir masanın etrafında başlayan çalışması akşamın sert rüzgarında şantiye alanında noktalanıyordu. Elbette burada da herkesin sorumlu olduğu bir alan var. Mesela bir teknisyen sekiz saat vinçte asılı kalıyor. O’nun görevi beton levhaları yukarıdaki montajcılara taşımak. Vincin toprağa çakılı olduğu noktada gocuğunu giymiş, başına atkıyla sıkıca sarmış bir işçi dikkatimi çekiyor. O’nun sorumluluğuna vincin aşağıdaki panosu giriyor. Saatlerce panoya bakıyor. Gözlerini ayırmadan, taş gibi… Soğuk rüzgar içine işlese bile görev yerinden ayrılmıyor.
Ta ki yukarıdan bir işaret gelip vinci aşağıya çekene kadar…
Ekip içinde basit sayılan bir görevin, bazen hayati bir önemi vardır. Kimse kimsenin görevini küçümseyemez. Her görev diğerini tamamlar.
***
Şu belgesel kanallarında hayvanlar aleminin esrarengiz sırlarını izlemeye doyamıyorum. Zaten bir televizyon haşır neşirçisi olarak futbol (gerçekten tam bir ekip oyunu ve felsefesi var) ve belgesel dışında kişisel tutkum yok. Haber ise malum, seve seve izlemek zorundayım. Hayvanlar Alemindeki ekip çalışmasından burada örnekler vereyim. Mesela kuş göçünde önde gidenin yorulunca hiç sırayı bozmadan en arkada yerini alması veya yaban öküzü sürüsünü çeviren vahşi kedilerin inanılmaz pusuları. Gözüne kestirdikler öküzü öylesine bir çember içine alıyorlar ki, hangisinin o canalıcı “an” içinde nerede olacağı belli. Belki de darbeyi indirenleri bile önceden belirliyorlar.
“Ekip olmak” kahramanlığın şartlarından değildir. Ancak zaman ve mekan, ekip içinde kendi kahramanlarını yaratabilir. Önemli olan kahramanın kendini ekibin bir parçası olarak görmesidir.
Tarihsel süreçte her meslek belki bir kişinin kafasının çalışması sonucu ortaya çıktı. İlk çiftci, ilk doktor, ilk eczacıyı bilmiyoruz. Bilsek ne olacak ki... Meslekler, ekipleşerek evrimini sürdürdü. her eleman, her ekip kendi meslek grubuna katkıda bulundu ve insanlık bugüne geldi. Bazıları lider oldu, bazıları işçi... Bazıları durdu durdu, turnayı gözünden vurdu... Öyle bir yaratıcılık gösterdi ki mesleğinin unutulmazları arasına girdi. Yetenek ve ferdi çaba hiçbir zaman göz ardı edilemez. Bu iş böyle... Asıl özlü sözü de bizim atalarımız söylemiş: HER KOYUN KENDİ BASACAĞINDAN ASILIR...
Cengiz Erdil
erdilcengiz@gmail.com
Yazarın sitede yer alan tüm yazıları
- Bir Bono vardı; çek -senet oldu! 09.09.2010
- Büyükada’da bir at öldü 05.09.2010
- Bir “Issız ada” denemesi 29.08.2010
- Çilesi bitmeyen halk: Ahıska Türkleri 23.08.2010
- İstanbul'da deprem olacak 15.08.2010
- Tuzla tersaneleri kalıcı mı gidici mi? 06.08.2010
- İstanbul Meydanları 03.08.2010
- Güllük Körfezi'nden notlar...(Balık çiftlikleri, yabancıya konut ve organik ürünler üzerine) 27.07.2010
- Darüşşafaka'nın tarihi binası kent müzesi olmalı 20.07.2010
- Öğrenci ödevleri 15.07.2010
- İstanbul bir gün, "çaat diye çatlayacak!" 10.07.2010
- Petrol imparatorları Boğazları ne kadar önemsiyor? 02.07.2010
- Kültür başkentinde havadan görüntüler 26.06.2010
- Yazıklar olsun! 20.06.2010
- Soysuz bir kenti soylulaştırmak! 13.06.2010
- Türkiye'deki Avrupalı göçmenler 11.06.2010
- İstanbul'un iki köyü: Garipçe ve Poyraz... 08.06.2010
- Geleceğin kentleri 05.06.2010
- Kara Afrika'daki kara Türkler 04.06.2010
- Yüzyılın golünü yediniz..“Geçmiş Olsun” 31.05.2010
- DİREN-İŞÇİ… 28.05.2010
- Bir ortak akıl: "Küresel İlkeler Sözleşmesi" 24.05.2010
- Bir Anadolu efsanesi: "Şenol Güneş" 20.05.2010
- Marmara Denizi ağlıyor 12.05.2010
- Kültür Başkenti İstanbul'da Japonya yılı 08.05.2010
- Topkapı Sarayı'nda bir Pazar günü 05.05.2010
- Bu alan 1 Mayıs alanı 02.05.2010
- Türkiye'nin seri katilleri de sınıfta kalıyor! 29.04.2010
- Lüfer için imza kampanyası varmış 22.04.2010
- Saraybosna geleceğini arıyor 15.04.2010
- Bir yazılım ustası: Ali Murat Erkorkmaz 08.04.2010
- KKTC'de yatırım yapmak 03.04.2010
- İstanbul mutfağı 26.03.2010
- Gergin toplum hastalığı: "Kutuplaşma" 20.03.2010
- İkinci Abdülhamit'in fotoğraf albümleri 14.03.2010
- Motosiklet Tutkusu 02.03.2010
- Dedeman ödüllerine farklı bir bakış... 27.02.2010
- Denizleri sevmekle başladı herşey 23.02.2010
- Eğlence sektörü nereye koşuyor? 18.02.2010
- Yıldız Sarayı'nda bir "yıldız" (IRCICA Kütüphanesi) 13.02.2010
- Kazananlar bu Tivi'yi izliyor ya kaybedenler! 06.02.2010
- Türk döneri Amerikan hamburgerine karşı 30.01.2010
- "Üçüncü göz": kameramanlar 23.01.2010
- Sessiz ve derinden, bir "Sedat Abayoğlu" Öyküsü 16.01.2010
- Kültür Başkenti'nin çocukları uyuyor..."Uyandırın" 06.01.2010
- Tüp bebek uygulamasında erkek tarafı 31.12.2009
- Turizmcilerle Kastamonu yollarında.... 21.12.2009
- Karadeniz'de betondan vadiler 07.12.2009
- Salına salına gelen karbon, salına salına gider mi? 26.11.2009
- İki anıt: Halil İnalcık ve Burhan Doğançay 18.11.2009
- Bir Kültür Fotoğrafçısı 13.11.2009
- Gökova Körfezi'nde Orkinos Sürülerinin Peşinde 03.11.2009
- At, Ok-Yay ve Sivas 24.10.2009
- Anuga'ya Türkiye damgası 16.10.2009
- Bu nasıl bir hayat? 12.10.2009
- Didim-Bodrum arası 04.10.2009
- Kitap okuma oranı neden düşük? 27.09.2009
- Sıradan bir bayram yazısı (''Ekip'' üzerine aforizmalar) 18.09.2009
- İstanbul'u sel aldı 11.09.2009
- Albümdeki balıklar 04.09.2009
- İstanbul'da boş yer çok! 29.08.2009
- Türkiye üzerine yazan ilk Amerikalı 22.08.2009
- İşsiz tiryakinin çeşitli kampanyalar eşliğinde İstanbul turu 13.08.2009
- Güllük Körfezi'nde neler oluyor? 07.08.2009
- ''G'' Noktası ve daha ilerisi 30.07.2009
- Gökova İzlenimleri -2- 26.07.2009
- Gökova İzlenimleri -1- 19.07.2009
- ''Boğaziçi'ndeki Almanya'' 15.07.2009
- Bir Portre: ''Necmettin Bitlis'' 13.07.2009
- Dolmuş kuyruğunda 10.07.2009
- Boğaz'ın köprülü öyküsü 05.07.2009
- Derin erkek sessizliği 01.07.2009
- UNESCO Türkiye'den ne istiyor ? 28.06.2009
- Anadolu Yakası'nın da nurtopu gibi bir Gökkafes'i oldu ! 23.06.2009
- İstanbul Boğazı üzerine 17.06.2009
- İstanbul'dan bir yol izlenimi 12.06.2009
- Kıbrıs izlenimleri 08.06.2009



































