Harvard mı aşk mı?
16 yaşındaydım, lisede artık son dönemece girmek üzereydim, yani öss-öys (Üniversiteye giriş hala iki aşamalıydı) yarışına başlayacağım son sene kapıdaydı. O gün, 25 eylül 1992 günü liseden en yakın arkadaşımın doğum günü için toplanmıştık, herkesin gündeminde kariyer planları vardı. Çok keyifli bir gruptuk, herkesin harika hayalleri vardı. Herkes üniversite için nereyi istediğini anlatıyor, yorumlar yapılıyordu. Cem ve Sebutay’sa bir köşede fısır fısır konuşuyordu, ortaokuldan beri çok iyi arkadaştık, gözüm muhabbetlerine takıldı, bugünün stand up’çılarını aratmayacak kadar komik ve zeki bu iki cinin ne konuştuğunu fena halde merak etmiştim.
Merakım uzun sürmedi, gözümü üzerlerine diktiğimi fark edince gülerek daha doğrusu kikirdeyerek yanıma geldiler…
Bana bir soruları vardı, hatırladığım kadarını aktarıyorum; “Şimdi sana Harvard’dan istediğin bölümde okuman için burs veriyorlar ama aynı zamanda hayatının aşkını da bulmuşsun ve eğer burada kalırsan hayatın boyunca onunla mutlu olma şansın var, hangisini seçersin?”
Sebutay Harvard’ı Cem aşkı seçer diye iddiaya girmişlerdi benim üzerime.
Cevabım çok netti; tabii ki Harvard. Cevabım Cem ‘in yüzünü gölgeledi çünkü iddiayı kaybetmişti.
O zaman hayatının aşkını bulmanın Harvard’a girmekten bile büyük bir şans olduğunu bilmiyordum tabii.
Ayrıca kimse Harvard’dan koşarak gelip bursları da önüme yığmadı, ÖYS macerası beni Marmara Üniversitesi'ne kadar taşıdı.
Bugün yakın çevremizdeki gençlerin üniversite gündemlerine kulak misafiri olurken 17 yıl önceki beni hatırladım sonra bugünkü halet-i ruhiyemi yokladım.
Yok artık ben öyle Harvard içim dünyaları yıkacak kız değilim bu net.
Hatta yoğun çalışma tempomu aylardır askıya aldığım bu günlerde erken bir emeklilik sendromu yaşadığım da söylenebilir.
Fakat ilginç olanı bu durumda olan yalnız ben değilim, onlarca arkadaşım benimle benzer cümleler kuruyor; işte birkaçı; ''Her ay havadan belli bir miktar para gelse bir daha çalışmam'', ya da “Çocuklar olmasa hemen küçük bir kasabaya yerleşirim”, “Bundan sonra sadece seyahat etmek istiyorum bana plaza demeyin”, “Her gün işe giderken ayaklarım geri geri gidiyor”, “İçerde bu kadar tazminatım olmasa hemen ayrılırım” ...
Zannetmeyin ki bu sözleri duyduğum insanlar emeklilik yaşına gelmişler aslında en verimli çağlarındalar; tamam belki soğuk füzyonu bulmuyorlar ama gerçekten kariyerlerinde belli bir doygunluk deneyim noktasına ulaşmış bilgi birikimlerini yeni gelenlere aktarmalarında sonsuz faydaları olan insanlar. Ama herkes yorgun!
Peki neden ?
Bu soruyu sorunca yine 17 yıl öncesine o doğum günü kutlamasının yapıldığı eve döndüm, kim ne olmak istiyordu ve fark ettim ki ne olmak istediğimizden söz etmemiştik hiç, herkes hangi okula hangi bölüme girmek istediğinden söz ediyordu. Boğaziçi İşletme, ODTÜ Uluslararası İlişkiler, Marmara Fransızca Kamu Yönetimi ha birde Galatasaray açılmış… Bu okullardan popüler giysi markalarından söz eder gibi söz ediyorduk çünkü popülerdiler. Okullar , öğretmenler öğrencilerinin buralara girmesini istiyordu çünkü öğrencinin buraları kazanması onlar için de başarı demekti.
Ama kişisel eğilimlerden, becerilerden, meraklardan söz eden yoktu hiç. Bu bölümleri bitirince ne olacağımızı bile bilmiyorduk çoğumuz ama buraları kazanmak iyi bir şeydi. Hele Harvard’ı kazanmak çok daha iyi bir şeydi aşk da neydi Harvard’ın yanında!!!
Ama işte kazın ayağının öyle olmadığı anlaşıldı yani en azından biz anladık da bugünkü liselilere baktığımda da farklı bir hava görmüyorum.
Ve korkuyorum yıllar geçtikçe mutsuz çalışanlar yığını azalmayıp daha da artacak diye...
Yazarın sitede yer alan tüm yazıları
- Tembelliğin Dayanılmaz Hafifliği 04.11.2009
- Harvard mı aşk mı? 17.09.2009
Yorumlar
Çok sıcak, çok gerçekçi bir yazı. Herşeyi 17 yaşında farkedebilmeyi isterdim, ama yaşamadan da öğrenemiyorsun işte. Dönüp dolanıp aynı yere geliyoruz. Yazarla aynı fikirde olanlara bir de Family Man adlı filmi izlemelerini tavsiye ediyorum. Bu kez çok geç olmadan...
Amaçlarımız uğruna,statü uğruna yaşamayı unutuyoruz. Kendi içsel gelişimimizi tamamlamadan dışarıya atılmaya çalışıyoruz.Peki ne oluyor?Böyle Yaşayarak elimize ne geçiyor? Hayatımız avuçlarımızın içinden akıp gidiyor. Zeynep Hanım gerçekten güzel bir yazı olmuş.Keşke bir de çözüm üretebilsek... İyi günler



































